BENİM PENCEREMDEN Fırtınada Kararan Ortalık ve Sessizliğin Ağır Bedeli

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Kazım ÇETİN

Sloganların gürültüsü arttıkça kısılan vicdanın sesini duyurmanın yolu, kavga etmek değil; ekranların fişini çekip gürültüye prim vermeyen vakur bir duruş sergilemektir.

Gecenin sükûneti çekilip gündelik hayatın hengâmesi başladığında, sokağın gürültüsü ve ekranlardan taşan sloganlar ruhumuzu kuşatır. Oysa insanlık tarihinin en büyük trajedileri, kaba gücün bağırtısından değil; gerçeği bilenlerin, vicdan sahibi olanların derin ve çekingen sessizliğinden doğmuştur.

Fransızca o kadim vecizenin hatırlattığı gibi: « Le monde ne souffre pas du mal des méchants, mais du silence des bons. » Yani; « Dünyanın çektiği acı kötülerin kötülüğünden değil, iyilerin sessizliğindendir. » Veya daha yalın bir idrakle: « Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, hiçbir şey yapmayıp seyredenler yüzünden tehlikeli bir yerdir. »

Bugün içinden geçtiğimiz sosyo-ekonomik, sosyo-hukuki ve politik iklim, insanımıza tam da bu hakikati her adımda yeniden tecrübe ettiriyor. Market rafındaki etiketten mahkeme kapısındaki adalete, gençlerin yarın kaygısından toplumsal dokudaki aşınmaya kadar hissettiğimiz her daralma, aniden ortaya çıkmış birer fırtına değildir. Bütün bunlar, tıpkı George Orwell’ın Hayvan Çiftliği ve 1984’ünde veya Doğu’nun kadim Sarı Öküz kıssasında anlatıldığı gibi, kademeli bir kabullenişin, ilk tavizlerin ve “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığının tabii bir sonucudur.

Adalet: Mülkün Temeli ve Nizamın Dengesi

Doğu siyasetname geleneğinin omurgasını oluşturan en temel ilke, "Adalet mülkün temelidir" anlayışı ve Kınalızâde’nin formüle ettiği «Daire-i Adliyye» (Adalet Çemberi) düsturudur. Buna göre adalet bir lütuf veya hükümdarın bağışladığı bir lütuf-ı şahane değil; toplumsal katmanların, idarenin ve hukukun hassas bir dengede durmasıdır. O denge bir kez sarsıldı mı nizam çöker. Nizâmülmülk, hükümdarın dinî veya etnik kimliğinden ziyade adil olmasını öncelerken boşuna "Devlet küfür ile devam eder ama zulüm ile devam etmez" dememiştir.

Cemil Meriç, Bu Ülke ve Jurnal boyunca bu Doğu mirasını Batı’nın sığ ezberlerine karşı bir kalkan gibi siper eder. Meriç’e göre adalet yoksa kültür de medeniyet de hürriyet de fildişi kulelerde kurulan birer hülyadan, birer illüzyondan ibarettir. Adalet, soyut bir Batı normu değil, Doğu’nun bin yıllık nizam ve haysiyet arayışının tam merkezidir.

Sarı Öküz’den Dimne’nin İftirasına: Usulün ve Tahkikin Katli

Siyasetnamelerde idarecinin ve toplumun en çok sakınması gereken felaket; kulaktan dolma bilgilerle, öfkeyle veya zanna dayanarak hüküm vermektir. Kelile ve Dimne’de Ormanın Kralı Aslan, adaletine ve doğruluğuna güvendiği dürüst Öküz Şatrabah ile yakın bir dostluk kurar. Ancak sarayın gözü dönmüş hırslı çakalı Dimne, iktidarını ve fitnesini beslemek için Aslan’ın kulağına zehirli dedikodular fısıldar. Aslan, meselenin aslını araştırmadan, delil istemeden ve Şatrabah’ı dinleyip usulünce yargılamadan öfkeyle sadık dostunu parçalar. Sonradan kurulan divanda Dimne’nin yalanları ortaya çıksa da iş işten geçmiş, adalet gecikmiş ve telafisi imkânsız bir yara açılmıştır.

İşte tam bu noktada Meriç’in o sarsıcı teşhisi belirir: İdeolojiler "idrake giydirilmiş deli gömlekleridir". Sloganlara, ezberlere ve peşin hükümlere teslim olan zihin, Şatrabah’ı parçalayan öfkeyle aynı karanlık sudan beslenir. Entelektüelin ve namuslu insanın adaleti; nesnelere, olaylara ve insanlara ön yargısız, "tahkik ederek" ve usulüne uygun yaklaşmaktan geçer.

Bizim kendi kadim hikmetimizdeki Sarı Öküz hikâyesi de aynı acı hakikati haykırır: Sürü, huzur vaadiyle önce Sarı Öküz’ü aslanlara kurban eder; ardından Benekli’yi, sonra Siyah Öküz’ü... Birlik ruhu dağılıp sıra son kalanlara geldiğinde söylenecek tek söz kalmıştır: "Biz bu savaşı Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik." Adaletin tek bir halkadan kırılması veya bir tek masumun göz göre göre feda edilmesi, bütün bir toplumun geleceğini aslanların insafına terk etmektir.

"Fitne Çıkmasın" Gerekçesi mi, Hakikatin Sesi mi? Susmanın ve Konuşmanın Bedeli

Toplumun bu puslu, fırtınalı ve zihinlerin bulandığı ikliminde, haksızlıklar karşısında vicdan sahibi insanları en çok çıkmaza sokan kavramlardan biri "fitne" kelimesidir. Çoğu zaman "Ağzımızın tadı bozulmasın, fitne çıkmasın, huzurumuz kaçmasın" saikiyle susmak bir erdem yahut hikmet gibi pazarlanır. Oysa Muhammed Emin Yıldırım’ın da haklı olarak dikkat çektiği gibi, fitne zamanlarında susmak her zaman hikmet değildir; korkaklığın ve ataletin ambalajı haline getirilebilir.

İslam nazarında haksızlık karşısında dilsiz olmak "dilsiz şeytanlık" olarak nitelendirilirken, hakikati bâtıl kılacak şekilde rastgele konuşmak da bir başka vebaldir. Burada mesele ne zaman konuşulacağını, ne zaman susulacağını ve her ikisinin de Allah katındaki bedelini idrak edebilmektir.

Doğu Hikmeti ve Meriç Tefekkürünün Kesişen Yolları

Kadim Doğu hikmetinin dış dünyada aradığı hukuki usul ile Cemil Meriç’in iç dünyada aradığı zihinsel namus, birbiriyle çelişen değil; aksine birbirini bütünleyen aynı hakikat nehrinin iki koludur. Bu iki büyük kaynak, toplumsal felaketlerden çıkış haritamızı çizerken tam bir ahenk içinde buluşur:

Adaletin Mahiyeti: Doğu hikmetinde adalet, mülkün ve toplumsal nizamın dengede kalmasıdır; Meriç’in dünyasında ise bu denge, insan haysiyetinin ve ortak vicdanın yegâne teminatıdır.

Mütefakkih ve Aydın Sorumluluğu: Siyasetnameler bilge vezirleri iktidara karşı hakikati haykıran birer mürebbî kabul ederken; Meriç entelektüeli hiçbir ideolojiye teslim olmayan, güce boyun eğmeyen namuslu bir vicdan olarak tanımlar.

Büyük Tehdit: Siyasetnamelerde nizamı yıkan felaket dalkavukluk, cehalet ve usulsüzlük iken; Meriç’te toplumları çürüten dert, ideolojik kabilecilik, sloganlar ve peşin hükümlerdir.

Hukuk Usulü: Kadim Doğu'da adalet tahkik etmekle, delille hareket etmekle tecelli ederken Meriç zihnin idrakine giydirilen deli gömleklerini çıkarıp tarafsız düşünebilmeyi adaletin ilk şartı sayar.

İlk Tavizden "Büyük Gözetim"e: Yozlaşmanın Mimarisi

George Orwell, Hayvan Çiftliği’nde fahiş bir baskı rejiminin bir gecede kurulmadığını işler. Çiftlikteki hayvanlar önce sadık at Boxer’ın kurban edilmesine göz yumar, ardından ahırın duvarına yazılan ilkelerin teker teker silinip değiştirilmesini sadece izlerler. Her sessizlik, iktidarı elinde tutan zümreye yeni bir cüret alanı açar. Sonunda duvarlarda tek bir cümle kalır: "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir."

İşte sosyo-ekonomik dengelerin bozulduğu, emek ile sermaye arasındaki makasın açıldığı, liyakatin yerini intisaba bıraktığı toplumsal vasatlar tam olarak bu "bazılarının daha eşit olduğu" aşamadır. Mesele isimler veya dönemsel aktörler değildir; mesele, adil dağılımın ve hukuki nizamın usulden sapması karşısında sergilenen toplumsal atalettir.

1984 romanında ise durum daha da derine iner: "Çifte Düşün" (Doublethink) kavramı hüküm sürmeye başladığında insanlar aynı anda iki çelişkili fikre inanmaya, gerçeğin tahrif edilmesine ses çıkarmamaya zorlanır. Sosyo-hukuki alanda "adalet" sözcüğü yüksek sesle telaffuz edilirken uygulamadaki adaletsizliklere göz kapamak; kavramların içinin boşaltılmasına onay vermektir. Sloganlar çoğaldıkça vicdanın sesinin kısılması, toplumun kendi gerçekliğine yabancılaşmasını getirir.

Gürültüyü Reddetmek: Pasif ama Sarsıcı Çözüm

Peki, kimsenin kimseyi dinlemediği, bağıranın haklı sayıldığı, haklı ama sessiz çoğunluğun sesinin ateşli nutuklar arasında boğulduğu bu düzende çare nedir? Çare; bağırana daha yüksek sesle bağırmak, gürültüye gürültüyle cevap vermek değildir. Çünkü kavga, gürültüden beslenenlerin değirmenine su taşır.

Çare; örselenen insani ve ahlaki değerlerimizi, siyasi hırsların ve ikbal hesaplarının mezesi yapmamak için "zihinsel ve ameli bir geri çekilme" sergilemektir:

Ekranların Fişini Çekmek: İnsanları kutuplaştıran, reyting uğruna toplumsal huzuru doğrayan televizyon yayınlarını ve kavga programlarını izlemeyi reddetmek.

Dolgu Malzemesi Olmamak: Hakikati değil, şahsi ikballeri kovalayan siyasi şovlara, mitinglere ve içi boş kitle toplantılarına iştirak etmeyerek pasif ama en etkili duruşu sergilemek.

Slogan Çarkını Durdurmak: Sosyal medyada linç ve öfke dilinin parçası olmamak; algı operasyonlarına prim vermemek.

Bu bir kaçış veya teslimiyet değil; aksine gürültücülere verilecek en ağır, en sarsıcı cevaptır. Değerlerimizi siyasi iştahlara yem etmemenin tek yolu, onların kurduğu sahnede seyirci kalmayı reddetmektir.

Sonuç: Vicdanın Sesi ve Usulün Namusu

Cemil Meriç’in Bu Ülke’de ihtar ettiği gibi; "Tarafsızlık namussuzluktur" derken kastedilen şey bir partinin yanında yer almak değil, haksızlık ve usulsüzlük karşısında tarafsız kalmamaktır. İdeolojik ezberlerin, parti taassuplarının ve gündelik hırsların ötesine geçip ilkelere, hukukun usulüne ve ortak yaşama iradesine sahip çıkmak mecburiyetindeyiz.

Sessiz çoğunluk, gürültü yapanların gürültüsünü dinlemeyi bıraktığı gün, o bağıran nutuklar boşa düşecek; hakikatin yalın sesi yeniden işitilecektir.

Penceremizi her daim; kişilerden ve geçici iktidarlardan bağımsız olan zamansız adalet ilkelerine, namuslu bir vicdana ve gürültüye prim vermeyen vakur bir duruşa açık tutmalıyız. Zira nizamı ayakta tutan şey kaba güç veya süslü sloganlar değil; o adalet terazisini hiçbir tarafa eğdirmeden tutabilme haysiyetidir.

 

Yorum Gönder

Yorumlar